Hayırlı cumalar arkadaşlar.... Ben bugün sizlere havuç için bilinen 'gözleri güçlendirir' söylevinden de yola çıkarak bir kek...

Hayırlı cumalar arkadaşlar....

Ben bugün sizlere havuç için bilinen 'gözleri güçlendirir' söylevinden de yola çıkarak bir kek tarifi vermek istiyorum. Ben bu keki evimde sık sık yaparım. Nedeni ise. burada bahsettiğim üzere kuzularımın gözlerinde doğuştan gelen bir problem olan göz rahatsızlıkları yüzünden. :(

Allah'ıma binlerce kez şükür ki; gözlük, lens takmak yada hiç olmadı lazer ameliyatı gibi yöntemler ile çareleri var. Allah çaresiz hastalıklara düşmekten tüm masum kuzuları, benim kuzularım ile de birlikte korusun...(amin)

Bu göz problemi ile de birlikte, zaten evimizde en çok tükettiğimiz sebzeler arasında yer alan havucu, bu sefer biraz daha bilinçli olarak tüketimini art(tır)dık.

HAVUÇLU KEK TARİFİ

Her pazara gittiğim zaman en az iki kilo havuç alır. Ve havucu çocuklar meyve istediğimde dilimler ellerine veririm... Çorbalarda kullanırım... Genellikle yaptığım yemeklere eklerim... Ara ara yoğurt ve vede diğer türlü olarak salatasını yaparım... gibi...

Birde bir başka çeşidi olan ve bizim ailecek en çoook sevdiğimiz türü olan, keke, havuç koyup havuçlu kek yapmak şeklinde yeriz.

Havuçlu kek inanılmaz derecede lezzetli vede yumuşacık bir kek oluyor. Benim bu kekimi genellikle yiyen herkes çok sever bak sonra söylemedi demeyin :) Sizde sevdiklerinize ikram etmek için lezzetli bir tarif arıyorsanız, bu tariften yapmanızı şiddetle tavsiye ederim...

Havuçlu Kekin malzemeleri:

  • 1 su bardağı havuç rendesi
  • 1.5 su bardağı şeker (şeker oranını isterseniz düşürebilirsiniz.)
  • 3 adet yumurta
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya
  • 1 su bardağından iki parmak kadar az sıvı yağı
  • 1 su bardağı süt
  • Alabildiği kadar un

Havuçlu Kekin Hazırlanışı:

Önce havuçları bir su bardağı kadar rendeleyip bir kenara koyun. Daha sonra yumurta ile şekeri bir mikser yardımı ile kar beyazı olana kadar iyice çırpın. Sonra başka bir yerde yağ, süt, un, kabartma tozu ve vanilya ekleyerek iyice çırpın sonra bu karışıma beyaz yumurta karışımını da ekleyip yavaş yavaş yumurtaları söndürmeden karıştırın. En son olarak rendelediğiniz havuçları da karışıma ekleyin..

HAVUÇLU KEK TARİFİ

Kek harcını hazırladıktan sonra ister bir bor cama isterseniz de bir kek kalıbına döküp fırına verin. 160 derecelik bir fırında üzeri kızarana kadar pişirin. Pişirme süresi genellikle her fırında farklılık gösterdiği için söylemeyeceğim. Ama siz normal bir keki kaç dakikada pişiriyorsanız bu havuçlu keki de o süre kadar pişirin. Çünkü pişme süresi normal kekler ile aynı sürede pişiyor.

Piştikten sonra fırından alıp ilk sıcaklığı geçtikten sonra üstüne pudra şekeri serpip servis yapın.... Sıcacık demli bir çayın yanında çok güzel gidiyor. O sebepten bu keki yaptıktan sonra hemen birde bir demlik çay demleyin o şekilde yiyin. tamam mı?...


HAVUÇLU KEK TARİFİ

Benim kekler hazır birinizde çay demleyin de buyurun afiyetle yiyelim... :)


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Yazar:  Stephenıe Meyer Çeviri:  Demet Adıgüzel Sayfa Sayısı:  583 Baskı Yılı:  2009 Yayın Evi: Epsilon yayıncılık Ala...

Yazar: Stephenıe Meyer

Çeviri: Demet Adıgüzel

Sayfa Sayısı: 583

Baskı Yılı: 2009

Yayın Evi:Epsilon yayıncılık


Alacakaranlık serisinin son kitabı olan; Şafak vaktini de geçen hafta bitirdim. Bu kitabın çevirimde biraz hata vardı. Sık sık kelime hataları olduğu için diğer serilere nazaran biraz daha uzun sürede okuyup, bitirdim.

Vampirler diye bir şey olmadığını zaten biliyorum. Ama Stephenıe Meyer, vampirleri öyle güzel vede etkili bir dille yazmış ki insan bu seriyi okuduktan sonra  biri gelip kapıyı çalıp ''ben vampir im'' derse, Ona inanır, hatta hiç korkmadan, evine buyur dahi edebilir. :)
 Yazar vampirlerden o derece etkili vede akıcı bir şekilde bahsetmiş. Vampirleri, normal vampir romanı ve filmlerinden farklı daha sevecen vede iyi birer yaratık olarak ele almış.

Daha önceden de bahsettiğim üzere ben bu seriyi okumadan önce, filmini izlemiş biri olduğum için ister istemez filimle kıyaslama yaparak okudum. Veee anladım ki filmde çok kırpma olduğu için eksik anlatılmış. Kitapta daha geniş vede güzel anlatıldığı için, kitabını okumak filmini izlemekten daha zevkli idi...

Şafak vaktinin konusu:

Üçüncü kitap olan Tutulmanın sonunda Bella, Edward'ın evlilik teklifini kabul eder ve kararlarını babasına söylemeye karar verirler. Şafak vaktin de ise, Bella ile Edward'ın düğünleri olur. Yine Alice çok güzel bir düğün organizasyonu yapar.  Daha sonrada Bella ile Edward balayı yaparlar. Balayında hamile kalan Bella alel acele tekrar Cullen'lerin malik hanesine dönerler. Edward ve Carlisle ile birlikte aldıkları karar neticesi sonucu, çocuğu almak isterler. Ama Bella Roselie' den de yardım isteyerek buna engel olur. Böylece o çocuk doğması için beklenir. Tabi içindeki çocukta vampir kanı olduğu için çok güçlü, insan olan zayıf Bella'nın kemik ve kaburgalarını teker teker kırar. Zorlu, ama kısa bir hamilelik sürecinden sonra Bella doğum yapar en son doğum anında da ölüm döşeğine düşen Bella'yı Edward hemen dönüştürür.

Baygın halden, ayılan Bella yeni doğmuş bir vampir olarak ayılır. Daha sonrasın da ise Bella'nın vampir eğitimleri, avlanma sahneleri, kendini insan kanı içmeden nasıl alı koyduğu sahneleri uzun uzun anlatılıyor. En sonunda ise büyük bir savaş olacağını gören Alice'nin uyarısı sonucu. Volturilere karşı savaşmak için, ne kadar eş-dostları varsa teker teker bulup getirirler. Uzun uğraşlar sonucu aileden hiç kimsenin kılına dahi zarar görmeden savaş engellenir.

Sonu; mutlu sonla, biten kitapları zaten sevmişliğim olduğu için, bu son benim hoşuma gitti. Saçmalık elbette var. Zaten konusu başlı başına bir saçmalık ve tamamen bir hayal eseri olduğu için. Bence asıl saçmalık bu kitapta ciddiyet beklemek olur. 

 Bir kere kitap sen onu okurken seni içine çekiyor mu? Evet çekiyor... Tamam işte, bitmiştir... Bence bir kitapta olması gereken en güzel etken, okuyan insanı; gerçek dünyadan alıp hayal dünyasına çekmesi... O sebepten eğlenmek vede biraz olsun kitap okuyup hayal alemine dalmak isteyenlerin okuması gereken bir seri diye düşünüyorum.

Yeni kitap yorumlarımda görüşmek dileği ile,..


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

26 Ocak 2012 yılında ilk bu yazım ile blog alemine ayağımı basmıştım . O yıldan bu zamana kadar genellikle bloğumu güncel tuttum. Ve sı...

26 Ocak 2012 yılında ilk bu yazım ile blog alemine ayağımı basmıştım. O yıldan bu zamana kadar genellikle bloğumu güncel tuttum. Ve sık sık hayatıma değen güzellikleri vede duygularımı buraya aktardım.

Benim için yazı yazmak bir hobi gibi oldu. Zaten normal hayatta da yazı yazmayı çok seven ben; artık kalem, kağıt, ajanda yada defterlere yazı yazmak yerine ekran ve klavye ile sanal aleme yazı yazmaya başladım. Kimi zaman günlük gibi çocuklarımdan yazarken, bazen de uğraştığım örgü, dikiş gibi hobi işlerimi sizler ile de paylaştım. Hatta ara ara denediğim tarifleri özellikle de sizlerin en çok ilgisini çeken bayat ekmek tariflerimi paylaştım. Bu tariflerden gelen geri dönüşler beni çok mutlu etti... :)

Zaten benim buraya yazı yazmamdaki en güzel ödülde bir teşekkür yorumu vede tasdik görmek oldu... :)



Tokideki ses sizlerin yorumları vede beni okumanız ile var oldu. Ve bu sayede var olmaya devam edeceği için bloğumun 3. yılını sizler ile kutlamak istedim.. :)

Bu arada bloğumda en çok tıklanan vede tıklanma oranı en yüksek olan ilk 5 postum tıklanma sayıları ile birlikte aşağıda...

28 Şub 2013, 28 yorum
12904
11358
7374
19 May 2012, 18 yorum
2206
1959


Bu zamana kadar toplam sayfa görüntüleme sayısı bloğumun en altında yer aldığı üzere 328658 kere tıklanmış... 584 kişide tokideki sesi izlemeye başlamış...

Bloğuma ilk anından itibaren tam tamına 551 tane yazı yazmışım. Ve 4619 tanede sizlerden yorum gelmiş. Bu blog aleminde beni yalnız bırakmayıp güzel yorumları ile gönlümü şenlendiren siz okurlarıma bir kez daha ÇOK TEŞEKKÜR ederim. İyi ki varsınız... :)

Herne kadar bu bloğumu açma maksadım hiç bir zaman maddiyat olmasa da; ara ara bloğuma gelen sponsor hediye ve ücretler beni çok mutlu etti. Nede olsa o gelen hediyeler benim değil tokideki sese gelen hediye olarak kabul ettiğim için. Blog yazmak ile doğru yolda olduğumu düşündüm ve o gazla yazı yazmaya daha bir azim vede istekle devam ettim. :)

Üstelik tokideki sesin; bana kazandırdığı bir sürü sanal alem arkadaşı da oldu... Hiç yüz yüze görüşmemiş olsakta yakınımda ki çoğu insandan -yeri geldi sorunlu vede mutlu günlerimde- bana daha çok yorumları vede fikirleri ile dokundular...

Yazacak daha çook şey var ama şuanda heyecan yaptım o sebpten daha fazla uzatmak istemiyorum. İnşallah hep birlikte 4. yaşa gelişini de görürüz. :) Yeni postlarda görüşmek dileği ile...

Hoşça kalın.



Eskiden benim ilk okul yıllarımda; karne verilmeden bir gün öncesinden başlayan bir heyecan olurdu... Kalbim güm güm diyerek davul çalmay...

Eskiden benim ilk okul yıllarımda; karne verilmeden bir gün öncesinden başlayan bir heyecan olurdu... Kalbim güm güm diyerek davul çalmaya başlardı. Hatta o akşam yatağıma girip yattığım zaman var gücümle sabah karne alınırken nasıl olacak o anı hayal eder. Hayallerimde de sanki karne değil gala gecesinde büyük ödül alıyormuş gibi gururla bütün hepsi ''pekiyi'' olan karnemi alırdım. :)
Sabah kalktığımda ise kahvaltıda annemin büyük ısrarlarına rağmen heyecandan canım hiçbir şey istemez. Zar zor bir iki lokma yer daha fazla zorlasa da midem bulanır öğcümeye başlardım. Karne alma anında ise sınıfta öğretmen teker teker isimlerimizi okuyup karneleri verirken, benim ismime yaklaştıkça kalbimde sanki bir kuş var uçmak istiyor ama uçamıyor-muş gibi kıpır kıpır ederdi. En sonunda o beklenen an gelir ve ben öğretmen masasına gidip karnemi alır daha sonrada yerime oturup karnede ne yazıyorsa ıncığını cıncığını okurdum. Okul bitip eve dönme zamanında ise, aldığım karneyi her önüne gelen eşe- dosta gururla ''Bakkk karnem, hepsi pekiyi'' diyerek gösterir. Onlardan bir aferin yada takdir almak için can atardım.
EMİRİN OKUL HATIRASI, çocuklarım, çocukluğumdan, karne günü, KARNE SEVİNÇLERİ,
Emir'imin karnesi 3. sınıf yarı dönmede de bizi gururlandırdı... Allah'ıma çoook şükür.
(Canım kuzum başarım her daim sürer inşallah...)

Şimdiki çocuklarda karnelerde pekiyi, iyi, orta gibi notlar yerine çok iyi, iyi, geliştirilmeli gibi notlar yerini aldığı gibi...Duyguları da değişti: Heyecandır, sevinçtir ne bileyim işte hiç olmazsa bir merak olur dimi... Yok hiçbir şey yok karne günü sanki normal sıradan bir okul günü gibi gayet cool şekilde okula gidip karnesini alıp bana getiriyor. Hatta bey efendi karnesinden o kadar emin ki hiç bakmadan alıp bana veriyor. 
-Oğlum karnen nasıl?.. Dediğimde ise:
-Anne her zamanki gibi işte hepsi 5 diyor...
Yeminle kuzumun karnesini elime alınca ben ondan çok daha heyecan yaptım. Utanmasam ağlayacaktım. Ama çocuğun o sakin halini görünce de ondan utandım.'' Kızım Sultan, kendini tut bak oğlun senden daha sakin vede olgun şimdi çocuklar gibi oğlunun karşısında ağlayıp, durduk yere karizmayı çizdirme'' diyerek içten içe o sulu gözlü çocuk ruhumu susturdum... :) 

Kuzumun bu sakin ve heyecansız hali ''iyi mi, yoksa kötümü'' diyerek kendi kendime düşünürken karar verdim ki sınav anlarında da bu şekilde olursa bu durum iyi dahi sayılabilir. Çünkü; Fazla heyecan yapmamak kendine güven duymak iyi bir şey hiç olmazsa ileride girdiği sınavlarda da aynen bu şekilde heyecan yapmaz da; benim gibi çok hakim olduğum konuların sorularını, heyecandan kaçırmaz diyerek düşünüyorum. Çünkü ben bu yaşıma geldim halen her girdiğim sınavda heyecanlanır. Kalbimde ki o kuş yine kıpır kıpır kanat çırpmaya başlar!..

Karne günü anladım ki: Zaman ilerledikçe nesillerin duyguları da değişiyor(muş)!...



Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Ankara da gezip gördüğüm yerleri yazı dizisine , bu gün Anadolu medeniyetler müzesini eklemek istiyorum. Ben buraya ilk olarak 2004 yıl...

Ankara da gezip gördüğüm yerleri yazı dizisine, bu gün Anadolu medeniyetler müzesini eklemek istiyorum. Ben buraya ilk olarak 2004 yılında üniversiteye giderken bir kaçamak yapıp, gelip gezmiştik. O yıllarda şuanda eşim olan sevgilim ile birlikte bir hafta sonunu değerlendirmek maksadı ile üstelik Ankara'yı daha yakından görüp tanımak için gelmiştim. O günlerde gezdiğimiz yerlerden biri de Anadolu Medeniyetler Müzesi olmuştu....


O ilk gezmemden bu yıla kadar daha hiç gitmediğim yere 2014 yazı gezimde hazır Ankara kalesine çıkmışken burayı da rotamıza ekledik. İyi ki de eklemişiz herne kadar; çocuklar acaba müze gezisinden sıkılır mı acaba? Diyerek tedirgin halde gitmiş olsakta, oraya gidince gördüm ki çocuklar çok eğlendi. :)

Yukarıda ki kareden de gördüğünüz gibi doğru düzgün bir poz verememişiz. :)

Müze Ankara da at pazarı olarak bilinen bir semtinde bulunuyor. Giriş olarak müze kartınız varsa kart ile giriş yapabilirsiniz. Çocuklar için ücretsiz.


Müzenin bahçesi dahi o kadar büyüleyici vede güzel ki bahçede yer alan heykeller ile sanki tarihe ufak bir yolculuk yapmışsın hissine kapılıyorsunuz. Bu müze 1997 yılında Avrupa da yılın müzesi seçilmiş. Ki zaten müzeyi sindire sindire gezdiğiniz zaman da anlıyorsunuz ki bir çok medeniyeti bağrında taşıyan bir yer olduğu için bunu fazlası ile hak etmiş.


Müzenin her ayrıntısı ayrı bir detay olduğu için ben burada tüm ayrıntıları anlatamayacağım. Ama bizim en çok etkilendiğimiz vede orada bulunmaktan zevk aldığımız köşeleri sizler ile paylaşmak istiyorum.

Yukarıda ki karede yer alan bal mumu heykelleri o kadar başaralı bir çalışma olmuş ki sanki o insanlar gerçek konu mankeni gibi gözüküyor. Hatta ilk başlarda çocuklar gerçek sanıp:
-Anne bak adamları camın arkasına koymuşlar\ Aaaa kıyafetlerine bak kadın kıyafeti giymişler gibi kendi küçük dünyalarınca o an karşılarında ki gördükleri şeyleri sesli olarak dile getirdiler. 


O dönemdeki yaşamı vede evleri gösteren dev ekranda bir gezinti yapabilirsiniz. Ekranda görülen figür ve evler o kadar güzel gözüküyor ki sanki o sokaklar da çocuklar ile birlikte gezmiş gibi heyecanlanıp hayretle baktık. :)


Müze; Osmanlı döneminde Mahmut paşa besteni ve kurşunlu hanın birleşimi ile oluşan iki yapıttan oluşmakta. Bu yapıt 10 kubbe ile oluşan büyük bir dikdörtgen şeklinde geniş vede içi çok güzel şekilde Paleotik çağdan başlayarak günümüze kadar kronolojik bir sıra ile sergilenmekte.

Bu müzeyi gördükten sonra Anadolu'nun tarihindeki insanların nerelerden hangi şartlar ile yaşayarak bu çağa kadar gelmesini görünce insan şaşırıyor. Ama o yapıtların yok edilmeden bu şekilde muhafaza yapıldığını görünce de bir insanda gururlanma kaplıyor. Nede olsa tarihimizi bilemek vede çocuklarımıza öğretmen bizlerin insanlık adına bir görevimizdir.

Ankara da olan anne ve babalar için 15 tatili değerlendirmenin en güzel yollarında biri bence bu müzeye gitmek olmalı. Müze kapalı alanda olduğu için çocuklar üşümeden tarihlerini eğlenceli şekilde gezerek, azda olsa bilgileri olur. Sakın ''çocuklar müzede sıkılır.'' Diyerek düşünmeyin. İnanın hiç sıkılmıyorlar. İnanılmaz şekilde çok eğleniyorlar, tecrübeye tabidir... Ve sizi zaman zaman soru yağmuruna da tutabilirler. O sebepten hemen gelecek sorulara hazırlıklı olarak gezin. Mümkün mertebe o yapıtı altlarında, sağında, solunda yazan yazıları okumaya çalışın ki çocukların soruları karşısında boş boş bakmayın... :)


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Haftanın ilk gününden hepinize selamlar olsun bugün sizler ile dertleşmek için geldim. Hııı bak boş gelmedim kahvemi de yaptım haaa ona g...

Haftanın ilk gününden hepinize selamlar olsun bugün sizler ile dertleşmek için geldim. Hııı bak boş gelmedim kahvemi de yaptım haaa ona göre, karşılıklı kahve içip dertleşelim diyerek. Ne dersiniz dertleşelim mi?... ;)


 Bu sessizliği evet gibi kabul ediyorum ve başlıyorum: :) 
Ben hayatım boyunca sahip olduğum kişileri kıskandım. Bana kalırsa bunun sebebi en büyük çocuk, en büyük torun olmaktan kaynaklanıyor olsa gerek. Çünkü anne ve babamı benden bir yaş küçük kardeşim ile paylaşmak zorunda kaldım. Bunun içinde daha küçük yaştan itibaren anne ve babandan ayrı yatmaya başladım. Bu benim için halen ara ara aklıma geldikçe hüzünlendiğim bir anı. İsterseniz size o anımı da paylaşayım da ne demek istediğimi anlayın.

Ben çok küçükken, yaş konusunda pek fikrim yok ama hatırladığıma göre 4-5 yaşlarında olmam gerek diye tahmin ediyorum. O günlerde biz köyde dedem ve ebem(babaannem)ile aynı avluda ama farklı farklı evlerde yaşıyorduk. Aslında buna yaşamaktan ziyade farklı evlerde uyumak diyelim. Çünkü gün içinde hep birlikte yemek yer, otururduk ama daha ki gece vakti uyku zamanı gelene kadar. Uyku zamanı gelince annem ve babam kendi evlerine aynı avludaki başka bir eve gider tabi yanında küçük kardeşimi de götürülerdi. Ben ise ebemgilin yanında kalırdım....

Sebebi ise ; annem küçük kardeşim ile ilgilenirken bana yeteri kadar ilgilenilmeyip, bakamaz diyerek ebemler beni alı koyarlardı. Aslında şimdi konuya buradan bakınca sanki çok normal gayet düzgün bir düşünce gibi geliyor. Ama ya o çocuk halindeki düşüncem? O yıllarda ''annem ve babam küçük erkek kardeşimi benden çok seviyor'' diyerek düşünür. Vee içten içe üzülüp anne ve babamı erkek kardeşimden kıskanır. ''Keşke kardeşim olmasa idi, onun yerine ben annem ile gidip onunla uyuyabilse-idim'' diyerek söylenip kızardım... Şimdi konudan konuya atlamış gibi gelecek ama bu düşüncemi çocuklarım içinde uygular onları kendi başlarına bir yerde kalmalarını istemem. Ama zorunlu sebep olur mecburi göndermek zorunda kalsam da o zaman da mümkün mertebe yalnız başına kalmalarını istemez ikisininde bir kalmasını sağlarım ki. İleri ki senelerde çocuklarımda benim gibi bu şekilde ikinci plana atılan bir çocuk psikolojisine kapılmasın diyerek.

 Benim bu şekilde, çocukluk hatıramda da hatırladığım üzere bu kıskançlık huyum diğer yıllarda da devam etti. Okula gittim çok sevdiğim arkadaşlarım ve öğretmenlerimi diğer çocuklardan kıskandım. Komşularımı diğer komşulardan kıskandım, Amcamı kendi çocuklarından kıskandım... Vs. şekilde devamlı sahip olduğum ve sevdiğim kişileri bir başka insanlar ile paylaşmaktan kıskandım. Ama tabi bu kıskanma öyle abartılı şekilde çevreme belli eder tarzdan ziyade içten içe yaşardım. Çünkü biliyordum ki bu şekilde kıskançlığımı dile getirirsem beni ya yargılayacaklar yada gülüp dalga geçeceklerdi. O yüzden hiç dışa belli etmedim. Yada en azından belli etmemeye çalıştım diyelim.

Büyüdüm çocukluktan genç kızlığı geçtim. Hatta evlendim. Ama bu kıskançlığım huyum halen içten içe devam etti. Daha ki kocişko bu duygumu anlayana kadar. O anlamadan önce ben yine içten içe kızar ve söylenir sonra susardım.

Ama kocişko benim bu kıskançlık huyumu öğrenip daha sonradan kıskanılmaktan hoşlanan kocişko ara ara beni kıskandırma çabalarında bulunuyor. Sonradan da kıskandığımı görünce önce gülüp eğlenir daha sonradan da ''Bu çok normal insan sevdiği kişileri doğal olarak kıskanır, Bu insanların doğasın da vardır. Asıl kıskanmazsan bir sorun vardır. Onu demek ki çok benimsememişte o yüzden kıskanmıyor anlamına gelir'' diyerek beni anlayışla karşılardı. Bende iyiden iyiye bu duyumu içe bastırmak yerine gün yüzüne çıkarmaya başlamayım mı?

Çocuklarımı ve kocişkomu herkesten ve her şeyden kıskanmaya başladım. Benim bu durumu duyan yada öğrenen hem cinsler güya beni anlıyorlarmış gibi yapıp arar ara kendilerince beni yargılamaya hatta küçük görmeye dahi başladılar. Onların söylediklerine göre bir kadın kendini yetersiz görürse kıskanır yada kendini diğer kıskandığı kişilerden çirkin yada kötü olarak kavradığı için kıskanırmış mış mış da mışşş...

Fakat asıl neden hiiç de öyle değil. Evvvvet ben kıskanıyorum, ama kendimi yetersiz vede çirkin gördüğüm için değil. ''Çünkü eğer öyle olsa idi sürekli hem cinsleri mi kıskanırdım. Ama ben yeri geliyor bir çocuğu yeri geliyor bir erkeği de eşim ve çocuklarımdan kıskanıyorum. Çünkü eşim ve çocuklarımın benden çok hiç kimseyi sevmesini istemiyorum. Ben nasıl onlardan başka kimseyi ne sevebiliyor nede gözüm görebiliyorsa onlarda aynı şekilde beni çok sevsinler istiyorum. Onların gözünde ikinci plana atılmak istemiyorum!.. 

Ohhhh beee söyledim rahatladım. Artık bundan sonra kıskançlık huyumdan sakınmayacağım. Artık bağrımı gere gere evet ben kıskancım vede sevdiklerimi çoook kıskanırım diyeceğim.

Peki ya siz kıskanç mısınız?


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

İki aydır yeni evimdeyim. Artık iyiden iyiye evime alışıp, düzenimi oturtmaya başladım. Ama tabii eksik bitmiyor. Halen aklımda farklı o...

İki aydır yeni evimdeyim. Artık iyiden iyiye evime alışıp, düzenimi oturtmaya başladım. Ama tabii eksik bitmiyor. Halen aklımda farklı objeler ile farklı bir şekilde dekorasyon yapma fikirleri var. Bazen öyle bir hal alıyor ki sanki kafam bir arı kovanı da; içinde binlerce arı dolanıyor gibi. Sesler o kadar net vede gürültülü ki neler dönüyor, ne yapıyorlar anlayamıyorum.... Bu gibi durumlarda sadece duruyorum hiç bir şey düşünmeden öylece duruyorum. Kafamdaki sesleri duymamak için ya bir kulaklık ile müzik dinliyor yada elime bir kitap alıp kitabın büyülü dünyasına dalıp kafamda ki sesleri susturuyorum... :) En azından geçici bir sürede olsa kafamdaki o arılar dağılmış gibi ferahlıyorum. :) 

Bu şekilde bir yandan arı vızırtılarına benzer kafa sesim bir yandan çocuklar için daha fazla zaman harcamamı hatırlatan vicdan sesimle başım belada iken, ben yine durmadım. Veee yatak odamı kafamdaki düşünceyi uygulayıp istediğim şekilde dekorasyon yapabildim... :) Annenin gücü adına!....

 Daha önceden burada da yazdığım üzere duvar kağıtlarından  yatak odama uygulamak istiyordum. Ama maalesef ki eski evim küçük olduğu için uygulamak pek mantıklı gelmedi. Birde açıkçası o ev için emek harcamak pek içimden gelmiyordu. O sebepten sürekli erteledim, daha ki yeni ev alıncaya kadar... Yeni evime taşınıca bu duvar kağıdı fikri yine kafama düştü ve bu sefer bu fikri yok saymak yerine uygulamaya karar verdim...



İlk iş olarak bir duvar kağıdı seçtim daha sonra bunları duvarımıza kaplaması için kocişkoyu ikna ettim. :) Onuda ikna edince. Bir hafta sonu duvar kağıdı kaplamak için kolları sıvadık. Nasıl yapılacağını az çok biliyorduk. Ama daha önceden ikimizde hiç duvar kağıdı kaplamadığımız için, açıkcası biraz tedirginlikte vardı...


Allah'ıma binlerce kez şükür kü korktuğumuz başımıza gelmedi alnımız ak şekilde bu işinde üstesinden geldik... :) O kadar muntazam vede düzgün şekilde duvarımızı kapladık ki. Sen sanırsın kırk yıllık duvar kağıdı ustaları gibi. ;) Tabi bu işte asıl baş rol eşimdi hakkını yiyemem.



Baş ucu komi-dinimdeki vazo benim eserim burada paylaşmıştım nasıl yaptığımı isteyen oradan bakabilir.


Benim yeni yatak odası dekorasyonum bu şekilde umarım sizlere fikirler verebilir. İlhamımız bool olması dileği ile...


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Ben yaklaşık 12 yaşlarında iken benden bir yaş küçük olan erkek kardeşim sürekli benden kek, tatlı, dondurma, kurabiye, gibi şeyler yapmam...

Ben yaklaşık 12 yaşlarında iken benden bir yaş küçük olan erkek kardeşim sürekli benden kek, tatlı, dondurma, kurabiye, gibi şeyler yapmamı isterdi... Kendisi tamamen bir hamur işi hastasıdır da :) Gerçi şuanda evlendi bir tane benim Efe ile yaş oğlu; birde 2 yaşlarında ikizleri var. Şuanda evli, barklı bir baba ama halen yazın gördüğümde eşi ile de görüşünce oda söyler ki onun o tatlı ve hamur işi merakı halen gitmemiş. Yine aynı şekilde çoook seviyormuş...

Neyse efendim benim bu erkek kardeşim benden sürekli bu şekilde hamur işleri vede tatlı türleri isterken bende o zamanları onun istediği tatlıları yapar ama daha sonradan da ondan rüşvet ister yada benim isteklerimi yapmak için köle niyetine kullanırdım :) Zavallı sırf boğazı yüzünden benim tüm eziyetlerime razı olur ne istesem yapardı. :) İşte daaaaa o yıllardan beri yaptığım bir tatlı; geçenlerde çekmeceyi açınca kemal paşa tatlısı poşeti gözüme çarpıca, aklıma geldi. Vee ben bu tatlıyı yaptım. Nasıl mı yaptım? Gelin o zaman sizlere tarifini vereyim de sizde pis boğaz eşiniz, çocuklarınız, arkadaşınız yada sevgiliniz, hiç olmadı benim gibi erkek kardeşine yapıp benim onu kullandığım gibi kullanabilirsiniz. Çünkü gerçekten de çok lezzetli bir şey oluyor... Bu lezzeti tadanlar size resmen amade oluyorlar. Söylemesi benden(!)... ;)

CUPTA MUHALLEBİLİ KEMAL PAŞA TATLISI

Malzemeler:


Kemal paşa hazırlanması için:
  • 1 paket kemal paşa tatlısı
  • 1 su bardağı şeker
  • 1,5 su bardağı su
  • 1-2 damla limon suyu


Muhallebisi için:
  • 1 litre süt 
  • 1,5 kahve fincanı un
  • 1 su bardağı şeker
  • 1 paket vanilya
  • 1 paket krem şanti
  • Bir iki parmak margarin yada tereyağı
Hazırlanışın da ise; önce kemal paşanın şerbeti için su ve şeker bir tencereye koyup kaynatın. Daha sonra içine hazır kemal paşaları ekleyip bir iki damla limon suyunu da ekleyin. Sonra kemal paşalar kıvamına gelmeye başlayanları teker teker bir tabağa alın. Sonra o kemal paşaları soğumaya bırakın.

CUPTA MUHALLEBİLİ KEMAL PAŞA TATLISI

Kemal paşalar bir kenarda soğuya dururken siz hemen muhallebisini yapmaya koyulun. Bunun içinde ilk olarak bir tencereye margarini koyup eritin. Daha sonra eriyen margarinin üzerine unu döküp kavurun. Kokusu çıkana kadar kavrulan unun üzerine daha sonra yavaş yavaş sütü ekleyin. Daha sonrada şekeri de ekleyip bir muhallebi kıvamına gelene kadar karıştırarak pişirin.

Muhallebiniz tam kıvamına geldikten sonra , ocağın altını söndürün. Daha sonra sıcak olan muhallebinizin içine krem şanti vede vanilyayı da ekleyip bir mikser ile tamamen pürüzsüz olana kadar çırpın.

Muhallebinizde hazır olduktan sonra bir kup yada bardak alıp en altına 2 veya 3 tane kemal paşa koyun. Daha sonra muhallebilerin üzerini hazırladığınız muhallebiyi dökün. Tüm bu işlemlerini hazırladığınız kemal paşa vede muhallebiler miktarı kadar kuplara eşit şekilde bölüştürün. Sonra en son olarak isterseniz dekor amaçlı en üstlerine de birer tane kemal paşa koyun.

Veee işlem tamamdır. Şimdi muhallebili kemal paşa tatlınızı soğutmak için doğruca buzdolabınıza kaldırın. Sonrada sevdiklerinize ikram edin. 

Başta da anlattığım üzere benim psikolojimde bu tatlının geçmişi rüşvet tatlısı olarak kaldığı için. ''Şimdi bu tatlıyı yaptım ya illaki yine bir kişiye bu tatlım karşılığı istediğimi yaptırmam lazım. Yoksa diğer türlü rahat edemem.'' diyerek düşündüğüm için.

CUPTA MUHALLEBİLİ KEMAL PAŞA TATLISI

O anda hedefimde olan Efe'yi hemen bulup ona ''oğlum sana bu tatlıyı verirsem sen bu tatlıyı yerken bende abini okuldan alıp geleyim. Sen benimle okula gelme olur mu?.. Dedim.

Veeee sonuç olumlu hedefime ulaştım. Efe verdiğim muhallebiyi öyle kendinden geçmiş vede şirin şekilde götürürken, bende hemen bir koşu gidip Emir'i okuldan aldım geldim. :) Anlayacağınız arkadaşlar bu tatlı yine hedefini buldu. Bu sefer rüşvet olarak verdiğim kişi kardeşim değil ama oğlum oldu. :)


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Yazar:  Stephenıe Meyer Çeviri:  Eren Abaka Sayfa Sayısı:  541 Baskı Yılı:  2009 Yayın Evi:  Epsilon yayıncılık Alaca k...

Yazar: Stephenıe Meyer

Çeviri: Eren Abaka

Sayfa Sayısı: 541

Baskı Yılı: 2009

Yayın Evi: Epsilon yayıncılık


Alaca karanlık biri okuduktan sonra, ikinci serisi olan yeni ay kitabı olmadığı için hemen netten o seriyi tekrar izledim. Daha sonra üçüncü seri olan tutulmayı okumaya başladım. 541 sayfalık olan tutulmayı da bir solukta ve büyük bir zevk alarak okudum.
Normalde zaten kitap okumayı çok severim ama bu seriyi diğer okuduğum kitaplara nazaran daha bir zevkli okudum. Özellikle boş zamanım olsa da kitabımın başına geçip onun atmosferine girip her şeyi unutsam diyerek resmen zaman kolladım. Hatta olmadı zaman oluşturmak için büyük gayretler içine girdim. :) Veee sonuç olarak bu kitabı da bitirdim...

Kitabın Konusu

İkinci bölümde Edward, Bella'yı başına daha fazla bela açmak için bırakıp gitmişti. Bella ise Edward gidince resmen hayata küsmüş hiç kimse ile konuşmadan ruh gibi dolaştığı anlarda onu o bunalımdan çekip çıkaran Jacob'a Bella iyiden iyiye alışmış ve hatta onuda sevmeye başlamıştı. Tabi sonradan Edward hatasını anlamış ve Bella onu gidip getirmişti. 

Tutulma da ise: Bella birbirlerine düşman olan vampirler ve kurtların arasında sık sık kalmaya başlar. Hatta Bella'nın bir sözü çok hoşuma gitmişti. ''ben Edward'ı bir vampir, Jacob'u ise bir kurt adam olarak görmüyorum. Edward'ı Edward olarak; Jacao'u ise Jacob olarak arkadaşım. Hatta Angelena birgün cadıya dönüşse dahi ona olan sevgimde de bir gram dahi bir azalma olmaz'' diyerek bir yorumda bulunmuştu. Bu yorum benim çok hoşuma gitmişti. Ne kadar da güzel bir tespit. Bu durum maalesef ki güncel hayatımızda da bu şekilde insanları rütbesi vede mesleklerine göre yargılayıp ona göre seviyor yada sevmiyoruz. Halbuki tüm insanları insan olarak sevsek onların rütbesi ve mesleğinin ne olduğu bizi ilgilendirmese ne kadar güzel olurdu. Belki o zaman bu kadar fazla nefret vede sevgisizlik insanlar olmazdı...

Vıctorya öcünü almak için genç yeni dönüşmüş vampirleri toplayarak Bella'ya saldırmaya geldiğini gören Alice'den sonra Bella'yı korumak için vampirler vede kurt adamlar anlaşıp kasabaya saldıran vampirler ile savaşırlar. Bu sırada Bella jacob'a aşık olduğunu kendine dahi itiraf edemezken Jacob'un ısrarı üzerine dudaklarından ona aşık olduğu dökülür. Ama yine de her şeye rağmen Bella Edward'ı tercih eder mezun olduktan sonra dönüşmek için günler saymaya başlar. Edward Bella'nın vampire dönüşme isteğini ''benimle evlenirsen kabul ediyorum seni vampire ben dönüştüreceğim'' demesi sonucu Bella evlenmek için çok erken olduğunu düşünmesine rağmen evlenme teklifini kabul eder.

Bu bölümde GENELLİKLE DÜĞÜMLER ÇÖZÜLÜYOR... Edward'ın ailesi olan diğer kardeşlerin gerçek hikayeleri vede nasıl dönüştükleri açık açık vede en net olarak ortaya çıkıyor. Birde kurt adamların efsanesi nasıl ortaya çıktıkları ve vampirler nasıl düşman oldukları da bu bölümde ortaya çıkıyor... 

İçinde aşk, tutku, andrelin, aksiyon, düşmanlık, sevgi gibi bir sürü duyguyu birden barındığı için siz bu kitabı okurken, sizi daldan  dala götürür. O sebepten hayal gücünüz zayıf olsa dahi bu kitaptan sonra hayal gücünüz daha bir güçlü vede daha bir hayal perest olarak ortada dolaşmaya başlamış oluyorsunuz. :)

''Aman bu dünyanın derdinden sıkıntısından bıktım bir rahat nefes almak(!) istiyorum'' Diyorsanız hemen bu kitaptan bir tane edinip açın okumaya başlayın. Zaten okumaya bir başlayınca tekrar kapatmak istemezsiniz....

hoşça kalın.

Havaların iyice soğuması ile tüm insanlarda virüs dolaşmakta; sokaktaki insanlar burunları kızarmış, gözleri yaşlı halde sağa sola hapşır...

Havaların iyice soğuması ile tüm insanlarda virüs dolaşmakta; sokaktaki insanlar burunları kızarmış, gözleri yaşlı halde sağa sola hapşırıp, tırs kırarak dolaşıyorlar. Onların o hallerini gördükçe çocuklarımda yakalanıp evimize de o hastalık gelecek diye çok korktuğum için mümkün mertebe çocukları; insanların toplu halde bulundukları kapalı ortama götürmüyorum... Neyse ki son bir haftadır da okul tatil olduğu için Emir'in okuldan hastalık kapma gibi bir riski de yoktu. Ama bu şekilde gidemez haftaya okullar var. Emir okula gitmek zorunda, okulda ise eminim ki en az yarı çocuk hastalanmış sağa sola tıksırır olacakları için kuzumda eninde sonunda narin olan vücudu daha fazla dayanamayıp hastalığa teslim olacak diye korktuğum için. Kendi kendime çareler düşünmeye başladım...
''Acaba ne yapsam da bu kuzuların vücutlarını daha fazla dirençli hale getiririm. NE YAPSAM?... NE YAPSAM?:.. Diye düşünmeye başladım. Tamam portakal ve mandalinayı fazlası ile kuzulara yediriyorum. Hatta Emir'im en az benim kadar bitki çayları da içiyor... Ya sebze... Evet sorun çocukların fazla sebze yememeleri... Özellikle kış sebzelerini doğru düzgün ağızlarına almıyorlar...'' 

Diye düşünerek hemen interneti açıp faydalı kış sebzeleri diye aratınca: Ooo neler neler çıktı. Ispanağın dan tutunda lahana, karnı bahar, brokoli gibi... bir sürü sebze ve faydaları çıktı. Bu sebzelerin içinden brokolinin faydaları dikkatimi çekti. Mübarek sebze sen sanırsın tek başına eczane deposu. Nerede ise her organa faydalı ve ölümden başka her hastalığa çaresi var. Tamam aranan meyve bulunmuştur!.. ''Ben kuzulara biran önce brokoli yedirmem lazım'' diyerek netten ikinci araştırmayı brokoli sevmeyen çocuklara brokoli nasıl yedirilir. Oldu. Bunda da yine bir sürü yöntem vede fikirler vardı. Ama özellikle bu yöntemlerden çoğu ananın hem fikir olduğu bir şey vardı. Oda çorbası ile hiç sevmeyen kişiler brokoli yiyorlarmış...

BROKOLİ ÇORBASI TARİFİ VE ÇOCUKLARA BROKOLİ YEDİRME ÇABALARIM

Hımmm harika... O zaman aranan yemekte bulundu akşam şöyle sıcak sıcak dumanı üstünde bir brokoli çorbası yapalım da midemiz vede organlarımız bayram etsin. İyice güçlensin de bizleri hastalıklardan korusun. Efe'ye kötü virüsü anlatırken kullandığımız benzetme gibi iyi askerler kötü askerlere karşı savaşabilsin. :) Demi ama...

Brokoli Çorbası Tarifi

Malzemeler:
-Alttaki resimde de gördüğünüz üzere biraz brokoli
-2 adet orta boy havuç
-1 adet orta boy kuru soğan
-2 adet orta boy patates
-Tuz
-Zeytin yağı
-damak tadınıza uygun baharat


brokoli çorbası tarifi

Tüm bu malzemeleri bir güzel yıkadıktan sonra kabaca kesip önce yağ sonra soğanı biraz kavrukladım. Daha sonrada havuç, patates vede brokolileri iri olarak doğrayıp düdüklü tencerenin içine koydum daha sonra tüm bunları birbiri ile tanışmaları için bir beş dakika tahta bir kaşıkla karıştırdım. En sonunda ise bir ısıtıcıdan sıcak su ısıtıp üstleri iki karış gecene kadar döküp düdüklünün ağzını kapattım. Sonrada düdüklünüzün pişirme süresi kadar ocakta pişirin.

Pişme işi bittikten sonra tencerenin ağzını açtım. Sonrada pütürlü olmasın ağza gelmesinde çocuklar rahatsız olmasın diyerek bir mikser ile de ezdim. 

Veee işlem tamam benim brokoli çorbam hazır oldu. Hatta facebook sayfamda da bugün günlerden vitamin vakti diyerekten böbürlene böbürlene çorbamı paylaşmıştım. :)

Benim hayal ettiğime göre çocuklar hatta eş kişisi dahi büyük bir zevk ile çorbamı içip, vitaminler alıp kolay kolay hastalanamayacaklar. Hatta süper anne olarak iltifatlar alacaktım. Teoride böyle yapmaları gerekiyordu. Ama maalesef ki teoride olan şeyleri pratikte yapmak pek mümkün olmadığı gibi çorbamı da öyle benim düşündüğüm gibi içmediler.. :(

Önce herkesin çorbasını itina ile kaselerine koyup. 
-Ooo bugün size bir çorba yaptım ki ba-yı-la-caksınız!...
Efe:Anne onun rengi neden öyle?
Ben: Oğlum bu iyi askerlere faydalı olduğu için o renkte.
Efe suratını hafif kırıştırarak: hımmm...
Ben:Hadi ama bakın çorbanız soğuyor. Tadına bakmadan karalar almayın. Önce tadına bakın.

Bu arada kocişkoyada hemen bir bakışla ''çabuk çorbanı iç'' ifadesi kullandım. Herkes önce bir kaşık aldı. Sonra...
Emir: Anneciğim üzülme ama ben pek beğenmedim. Hemen;
Efe de: Evettt bende beğenmedim. Çok kötü...
Kocişkoda kafası ile onaylıyor, aynen diyerek.

Sen o kadar hayaller kur, sonrada git mutfakta bu çorbayı yapmak için uğraş, hazırla önlerine koy onlar sevmesin. Sinirler basmaya başladı.
-Hemen karar vermeyin önce tabağınızdaki çorbayı bitirin, daha sonra konuşun. Efe hemen kaseyi önünden masanın ortasına doğru itti 'ben içmem' diyerek.
Emir ile kocişkoya 'hadi ama siz kasenizi bari için sonra başka içmeyin. Bakın brokoli çok faydalı bir sebze, lütfen ama... ' Diyerek acıtırakson uyguladım. 
Kocişko: Tamam hadi çocuklar kasemizi çabukça bitirelim daha sonra bir daha içmeyiz dedi.
Emir ile Efe hiç oralı değil başka bir şey yemek istiyoruz biz çorba içmeyiz diyerek mızmızlanmaya başlayınca ikinci silahımı kullandım.
Ben: Heyyyt ulan çabuk kasenizdeki çorbanızı için yoksa size başka yemek vermem.
Emir zorla iki üç kaşık daha aldı. efe bir kaşık aldı yarısı midesine yarısı masaya döküldü. İçten içe de ne kadar midelerine giderse kar kardır diye düşünüp seviniyorum. Çok mu kötüyüm ne ;)

Ve son silahım olan onlara bir sürprizim var diyerek onların sevdiği tatlıyı gösterdim.
-Bakın kasesini ilk kim bittirse bu tatlıdan yiyebilecek dedim. 
Emir hemen: Tamam ben bitiririm diyerek kaseyi kafasına dikti. :)
Efe yine yarısı içine yarısı masaya bir iki kaşık daha aldı.

Öyle böyle derken kocişko ile Emir'e bir kase çorbayı zorla da olsa içirdim. Ama Efe'ye içiremedim. Baktım elini ağzı ile tutup ' midem bulanıyor' filan demeye de başlayınca daha fazla zorlamadım.

Daha sonra o bir tencere çorbayı onların önünde iki gün ısıtıp ısıtıp imrendirmek için. 'Ohh çok lezzetli imiş Ohhh vitamin deposu imiş ' diyerek içtim. Ama hiç biride imrenip bize de ver demediler... :(

Ama ben durur muyum? Cıksss, yine durmadım bu seferde yemeyeceklerini bile bile en azından evde fazla fazla görsünler de öğrensinler diyerek brokoli salatası yapmak için önce brokolileri haşladım, daha sonrada onları süzüp, daha önceden hazırladığım sarımsaklı yoğurdu üzerlerine döktüm en üstüne de salçalı sos masaya getirdim. Emir görüntüyü beğendi tadına baktı. Veee bingo beğendi... :) Kocişkoda aynı şekilde. Efe hiç tadına dahi bakmadı.. Ama olsun elde var iki diyerek sevindim. Bundan sonra bizim evde brokoli salatası olacak öyle çorba yapmak için uğraşmak yerine, önce brokolileri haşla, sonra üzerine yoğurt ve sos bitti.. Üstelik fazla haşlamadan yaptığım için vitamin değeri de ölmüyor. Miss daha ne olsun bundan iyisi şamda kayısı. :)


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Yazar:  Stephenıe Meyer Çeviri:  Hüseyin Baran Sayfa Sayısı:  400 Baskı Yılı:  2008 Yayın Evi:  Epsilon yayıncılık Alac...

Yazar: Stephenıe Meyer

Çeviri: Hüseyin Baran

Sayfa Sayısı: 400

Baskı Yılı: 2008

Yayın Evi: Epsilon yayıncılık


Alacakaranlık serisini ilk olarak filmini izleyerek keşfettim.... Aslında normalde öyle vampir filmleri beni pek açmaz hatta midemi dahi bulandırırdı. Yok öyle iki dişleri çıkıyor sürekli insanları öldürüyorlar. Gece vakti sokağa çıkıyorlar, gündüzleri ise tabut gibi bir şeyin içinde yatıyorlar gibi çok mide bulandırıcı filmler olduğu için pek bakmak istemezdim. Daha ki!... Bir hafta sonu çocuklar ile gezmelere gitmiş dönüşte ise kuzular babaanneme gidelim diye, ısrarları sonucu akşam üzeri eve dönüşte onlara uğradığımızda, kayınlar film izliyorlardı...

Ama öyle böyle değil bayağı filme kapılmışlar gözüküyorlardı. Onların o hallerini görünce merak etmiş ve: ''Ne izlediklerini'' sormuştum. Onlar da ''vampir filmi'' dediklerinde bir anda içim kalkmış ''ığğğğ iğrenç'' diye istemsizce de olsa dudaklarımdan bu kelimeler dökülmüştü.

Ama onlar benim o halimi hiç umursamadan çok ciddi şekilde: '' Bu vampir filmi öyle normal vampir filmi gibi değil içinde aşkta var, fantastik tarzda, sen bunu bir baksan kesin seversin'' demişlerdi. Bende onların o kendilerinden emin hallerini görünce filmi meral etmiş ve öyle pek umursamaz halde izlemeye koyuldum Ama filme bir 10 dakika bakmam ile kapılmam bir oldu. (!)

Normalde eşime ''fazla kalmayalım eve gidelim daha akşam eve gidip çocukları banyo yaptıracağım'' diyerek tembihler etmeme rağmen bu filme kapıldıktan sonra tek bir sahnesini daha kaçırmamak için ekranın karşısından reklam olunca dahi ayrılamadım. Tabi bu film bitene kadar hiç bir yere gitmeden sonuna kadar bakıp eve gitmiştik. Ondan sonra nette araştırıp her serisini gündüz evde iken tek tek izlemiş ve bu seriye bayılmıştım. Daha sonra öğrendim ki bu serinin bir de kitabı varmış ve o kitaptan uyarlanarak bu film çekilmiş. Ama (filme nasıl olsa baktım o yüzden kitaplarını okurken pek heyecanlanmam) diyerek düşünmüştüm.

Aradan uzun bir zaman dilimi geçtikten sonra, bir gün eşim bana iş arkadaşında alacakaranlık serisi varmış istersen sana okumak için verebilirmiş dediğinde o film tekrar aklıma geldi ve bir heyecanlandım. Ve kendi kendime (bu soğuk kuş akşamlarında can sıkıntısından dizi izlemektense kitap okumak daha zevkli olur.) diye düşündüm. Ve eşime: '' Olur, sen getir okurum'' dedim.

O kitapları getirince her ne kadar konularını bilmiş olsam da o aşk hikayesini bu sefer izleyerek değilde okuyarak tekrar yaşamak daha zevkli olur diye düşündüm. Ve hemen başlamak için sabırsızlandım. 

Ve sonrası mı? Sonrasında ilk alacakaranlık serisini okurken daha bir 10 sayfa okumadan  hemen akıcı dili ile öyle bir kapıldım ki kitabı elimden bırakamadım. :) O yüzden bu kitabı sabahları değilde akşamları çocukları uyutunca okumaya başladım. Çünkü sabah bu kitaba kapılırsam çocuklar ile ilgilenemem hatta onlarla hiç zaman dahi geçiremem diye düşündüğüm için elim her ne kadar kitaba uzansa da akşamı beklemek için kendimi tuttum. :))

Kitabın konusu:

Kitapta filmini izleyen ya da kitabını okuyanlar bilir ki Edward ve Bella var. Hımm birde Jacob... Bella sıradan, içine kapanık, fazla güzel olmayan, narin ve çok sakar bir kız. Bir gün annesi başka biri ile evlendiğinde onu o adam ile yalnız bırakmak için istemeye istemeye de olsa babasının yanına gidiyor. Orada bir liseye yazılıyor. Yazıldığı lisede diğer gittiği lise gibi değil daha küçük ve sıradan olmasına rağmen herkes onunla ilgilenip arkadaş olmak istemesi onun hoşuna gitmeye başlıyor. Ve birgün kantinde kenar bir masada çok güzel bir gurup diğer kimse ile ilgilenmeden kendi kendilerine oturması onun dikkatini çekiyor. Sürekli o masaya bakarken orada oturan bir erkek ile göz göze gelince çok heyecanlanır. Onun o pürüzsüz ve soluk beyaz teni çok ilgi çekici vücut yapısı dikkatini çeker. Hatta çokta hoşuna gider. Bu şekilde onunla yakınlaşma halleri. Önce Edward'ın onun yakınında olması daha sonradan ondan uzaklaşması. Bella'yı çok üzüyor. Sürekli onun okula gelmesini dört gözle beklemesi, hissettiği duyguları o kadar çok etkili şekilde yazılmış ki bazen ara ara o Bella gibi sizde üzülüp heyecanlandığınız anlar dahi oluyor. 

Babasının yakın arkadaşı Bill'in küçük oğlu Jacob ile de tanışan Bella kendinden yaşça küçük olmasına rağmen onunla arkadaş olmaktan da hoşlanıyor... Ve Jacob birgün ''buraların bir efsanesi var kurt adamlar ve vampirler diyerek bir şey anlatıyor.''  Jacob'un anlattığı bu efsane ile de Edward'ta bir şey olduğunu ama ne olduğunu anlamayan Bella iyice şüphelenir ve internetten de bir araştırma yapıp vampirler hakkında bilgiler öğrenir. Bu bilgiler ilede tamamen emin olur ki Edward, aşık olduğu adam bir vampirdir. Daha sonra Edward'ın da gerçeği söylemesi ile onun ve diğer kardeşlerinin de vampir olduğunu öğrenir.

Hatta anlar ki Edward onun kanına çok susamış halde çok içmek istiyor. O yüzden bunu engellemek ve ona zarar vermemek için sürekli Bella'dan kaçıyormuş. 

Bu şekilde sürükleyici vede çok etkili bir aşk romanı... Sizde şöyle, beni içine alsın o aşkı sanki bende yaşıyormuşum gibi hissedebileceğim bir roman okumak istiyorum derseniz, bu romanı kesinlikle okuyun. Ama ben aşka inanmam '' Oda ne ya'' diyorsanız bu romanın yakınından dahi geçmeyin. :)



Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

Eskiden biz küçükken masallar dinlemekten çok hoşlanırdık. Rahmetli dedem masal anlatsın diye onun gözlerinin içine bakarak ''De...

Eskiden biz küçükken masallar dinlemekten çok hoşlanırdık. Rahmetli dedem masal anlatsın diye onun gözlerinin içine bakarak ''Dede ne olursun bize masal anlat'' diyerek yalvarırdık. Ama şimdiki çocuklar nerdeee!... (yada bu durum en azından benim kuzular için geçerli) masal dinlemek onlara saçma geliyor. Onun yerine daha gerçekçi hikayeler; ya bizim küçüklük hikayelerimizi, babası ile tanışma hikayelerimizi veya kendi bebekliklerini dinlemeyi tercih ediyorlar. Her gün aynı hikayeleri anlat anlat insan sıkılıyor bir yerde de hani :) Hayır o değil hafızamızda fil hafızası değil ki, tüm olayları daha dün yaşanmış gibi hatırlayalım. O da yok, mübarek hafıza sanki balık hafızası, çok etkilendiğimiz birkaç olaydan başka doğru düzgün bir şey 'hadi anlat' denilince hiç akla gelmiyor ki...

Yine bir kış akşamı televizyonu kapattık ailecek bireyler yapalım diyerek.  Çocuklar yine her zaman ki gibi 'hadi bize bebekliğimiz anlat' diye tutturdukları bir anda baba:
-Bugün hava çok soğuk acaba dışarıda kar mı yağıyor diyerek. Hemen pencereye yönelik dışarıya baktı. Ama baktı ki hiçbir şey yok. 

Sonrada başladı çocukluğunun kış aylarında özellikle bu aylarda yağan karları, okulların tatil olunca mahalle çocukları ile birlikte yaptıkları haylazlıkları, kardan adamların kafalarını nasıl kız kaçıran ile uçurduklarını anlattı da, anlattı. O şekilde anlatırken biran kayın valideme acıdım.
-Ne kadar şımarık vede haylaz bir çocukmuşSUN öyle, iyi ki senin gibi bir çocuğum yok diye söyledim :D
Biz çocukluk kar hikayelerimizi çocuklar ile paylaştığımız günden beri hemen hemen 3 haftadır. Her gün çocuklar sabah kalkınca ilk işleri ellerini yüzlerini dahi yıkmadan yataklarından alel acele kalkıp ''anne kar yağmış mı?'' diyerek pencereye koşmak oldu. Ama tabi her bakışları da hüsranla bitmesi benimde sinirlerimi bozmaya başladı.
Yazık çocuklar büyüyünce bizim gibi anlatacak bir kar maceraları da yok doğru düzgün diyerek, üzülmeye başladım...
 Onların kar hikayesi olarak tek hatırladıkları şey; iki sene önce kar yağınca arabamızın arkasına küçük bir kardan adam yapmıştık sonrada o kardan adam ile trafiğe çıkmıştık. Trafikteki arabalarda içinde çocuk olanlar arabanın arkasındaki kardan adamı görüp elleri ile bizim arabamızı gösterip el sallıyorlardı. Bizim kuzularda arabanın arkasında onları görüp, onlarda o çocuklara kahkahalar atarak el sallıyorlardı. Onların hafızasında sadece bu kalmış. Onlarda sürekli bu hikayeyi anlatıp:
-Anne ne güzel bir gündü değil mi? Yine kar yağarsa onu yapalım mı? diyerek tekrar o günü yaşamak için benden kar yağmadan önce sözler almaya uğraşıyorlardı. :))  Veletler garanticiler, tıp ki bennn!..


Biz yine, her zaman ki gibi, karı beklerken; bu gece facebook sayfamda da paylaştığım üzere Ankara'ya kar yağmaya başladı. Ama tabi çocuklar uyuyor olduğu için onlar görmedi. 
Sabaha kadar bu yağan kar inşallah erimez de kuzularım hiç olmazsa bu sene çok istedikleri kar eğlencesini azda olsa yaşamış olsunlar diye. Dualar ettim...

Sabah kalkınca benim ilk işimde hemen pencereye yönelip karın eriyip erimediğini görmek oldu. Karın erimediğini üstüne üstelik halen yağmaya devam ettiğini görünce ben avazım çıktığı gibi bağırıp evin için deli deli zıplamaya başladığı gören kocişko yanıma koşarak geldi ne oldu diye :)

Sonra karın yağdığına sevindiğimi görünce bana gülüp:
-Deli, kar yağmasına sen neden sevini yon ki? Kar yağması trafiğin alt üst olması, yolların buz tutması, havanın çok soğuk olması demek olduğu için. İyi bir şey demek değil dedi.

Ama olsun ben yine de sevindim. Yollara nasıl olsa tuz dökülür açılır. Trafik kazaları vede soğuk hava ise zaten olan bir şey olduğu için karla pek alakalı değil. Ama karı görünce çocuklar çooook sevinecek. Eeee onların sevinci benim sevincim demek olduğu için doğal olarak da bende çooook sevinmiş olacağım. :)
Emir'i okula bırakıp geri döndüğümüzde Efe kendi tabiri ile kardan bebek yaptı. :) Bana kalırsa o bebekten çok bir yaratığa benziyor... :)

Okullar tatil olmadığı için sabah 10.30 da satranç kursu olan Emir'i kaldırırken Efe'yi de kaldırıp onlara 'bir sürprizim var' dedim.
İkisi de gözlerini ovalayarak ''ne sürprizi'' diyerek hemen yataklarının içinde doğruldular. 
.
-Sürpriz dışarıda koşun pencereden dışarıya bir bakın dedim.
İki side ''kar mı yağdı ''diyerek koşarak pencereden baktılar. Akıllı veletler lep demeden leblebiyi anlıyorlar. Bak bu özellikleri ne ben nede babaları. :) Biz bunlar kadar akıllı değiliz.... :))

Sonra evin içinde bir coşku bir sevinç sen sanırsın evde bayram havası var. Oradan oraya zıplamalar. ''kar yağıyor, kar yağıyor'' şeklinde nükte vede besteleri tamamen kendi eserleri olan bir ritim tuttular...
Kahvaltı hazırlayıp, alel acele kahvaltılarını yaptırdım. Malum bu karı hemen hemen bir senedir bekledikleri için kahvaltı yaparak zaman harcamak yerine biran önce dışarı çıkıp kar coşkusu yaşamak istiyorlardı. :)

Sonrası ise dışarı çıkınca uzun zamandır kar görmedikleri için önce bir afalladılar binadan aşağıya inmeye bir korktular. Ayağımız kar olacak, düşeceğiz diyerek biraz çekinerek kara ayak bastılar... Daha sonrası ise kara ayak baslamaları ile alışmaları arasından saniyeler geçmeden hemen can ciğer kuzu sarması olup. Deli danalar gibi bağırarak karların üzerinden koşarak, birbirlerine kar topları atmaya başladılar. Tabi bu arada bu kar toplarından bende nasibi aldım. beni de boş geçmediler sağolsunlar. :))

Emir'i okula bırakıp, Efe ile biraz daha dışarıda kar ile oynadıktan sonra burnundan sümük sallanmaya başlayan Efe'yi zorla eve soktum. ''Akşam baban gelince kar erimezse yine dışarı çıkarız'' diyede kandırdım. :)

Şimdi her iki dakikada bir pencereye bakıyor kar erimiş mi diyerek. Dört gözle babasının gelmesini bekliyor. Akşama kadar kar erimezse kaçar yolu yok dışarı çıkıp kar oynamamız gerekecek...


Hoşça kalın.









Bana Ulaşabileceğiniz Diğer Sosyal Hesaplarım

En İyi Tarif Blogları
Bumerang - Yazarkafe
Blogger tarafından desteklenmektedir.